loader image

MAKALELER

Bilişim Sistemleri Vasıtasıyla Dolandırıcılık Suçunun İşlenmesi

A. Bilişim ve Bilişim Sistemleri Tanımı Bilişim; Türk Dil Kurumu’nun Bilim ve Sanat Terimleri Ana Sözlüğü’nde; “İnsanoğlunun teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişiminde kullandığı ve bilimin dayanağı olan bilginin, özellikle elektronik makineler aracılığıyla, düzenli ve ussal biçimde işlenmesi bilimi, bilgi olgusunu, bilgi saklama, erişim dizgeleri, bilginin işlenmesi, aktarılması ve kullanılması yöntemlerini, toplum ve insanlık yararı gözeterek inceleyen uygulamalı bilim dalı,” şeklinde ifade edilmektedir. Doktrinde bilişim kavramı hakkında farklı tanımlamalar olmakla birlikte yazıların birçoğu ve Yargıtay kararları ele alındığında bilişim, sayısal ve elektronik olarak bilginin işlenmesi sonucunda verilerin saklanması, işlenmesi, çoğaltılması, aktarılması işlemlerinin tümü olarak ifade edilmektedir. Bilişim sistemi; mevcut mevzuat çerçevesinde 20.09.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Ceza Muhakemesinde Ses ve Görüntü Bilişim Sisteminin Kullanılması Hakkında Yönetmelik’te yer almakta, ilgili yönetmeliğin 3. maddesinde “Bilgisayar, çevre birimleri, iletişim altyapısı ve programlardan oluşan veri işleme, saklama ve iletmeye yönelik sistem” şeklinde ifade edilmektedir. Bilişim sistemi hakkında bir başka tanımlama ise TCK’de “Verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tabi tutma olanağını veren manyetik sistemler” olarak ifade edilmektedir. Genel olarak tanımlayacak olursak, bilginin toplanmasında, işlenmesinde, depolanmasında, ağlar aracılığıyla bir yerden bir yere iletilip kullanıcıların hizmetine sunulmasında kullanılan iletişim ve bilgisayarlar dahil tüm teknolojiyi kapsayan sisteme bilişim sistemi denmektedir. B. Dolandırıcılık Suçu ve Dolandırıcılık Suçunun TCK Kapsamında Genel Hatlarıyla İncelenmesi Dolandırıcılık suçu TCK’nin 157. maddesinde “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlanması” şeklinde tanımlanmaktadır. Dolandırıcılık suçunun nitelikli hali ise aynı Kanun’un 158. maddesinde “suçun belli dini, sosyal, mesleki, teknolojik araçların veya kamu kurumlarının araç olarak kullanılarak işlenmesi…” şeklinde ifade edilmektedir. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için fiili işleyen kişi tarafından hileli hareketlerin icra edilmesi, hileli davranışın mağduru aldatabilecek nitelikte olması ve suç teşkil eden fiil dolayısıyla bir zararın doğması gerekmektedir. Sayılan hususlar dolandırıcılık suçunun koşullarıdır. C. Bilişim Sistemleri Vasıtasıyla Dolandırıcılık Suçunun İşlenmesi Bilişim sistemlerinin kullanılması vasıtasıyla dolandırıcılık suçunun işlenmesi halinde suç, nitelikli hal alacak ve fail TCK 158/1 uyarınca cezalandırılacaktır. Nitelikli dolandırıcılık Madde 158- (1) Dolandırıcılık suçunun; f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 1. Sosyal Medya Hesapları Üzerinden Dolandırıcılık Sosyal medya; kullanıcıların kendileri hakkında bilgi ve haber verebilecekleri, iletişim kurabilecekleri, paylaşımda bulunabilecekleri, bloglar, podcastler, sosyal ağlar, forumlar ile içerik toplulukları ve sanal oyun ortamları gibi farklı türlere sahip Facebook, YouTube, Instagram, Twitter ve bu gibi yaygın olarak kullanılan platformlarıdır. Sosyal medya platformları aracılığıyla gerçekleştirilen dolandırıcılıklar genel olarak gerçekte var olmayan kişiler adına açılmış olan hesaplarla, gerçekte var olan bir kişi adına sahte hesap açılarak veya gerçekten kişinin kullanmakta olduğu hesabın ele geçirilmesi vasıtasıyla işlenmektedir. Sosyal medya hesapları üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılık, farklı hallerde karşımıza çıkmakta, mağdurun hataya düşmesine yol açmakta ve fail bu yolla kendisine maddi, manevi yarar sağlanmaktadır. Konuyla ilgili, Yargıtay 15. Ceza Dairesi 27/02/2018 gün ve 2016/4959 E., 2018/1372 K. sayılı kararı; “Sanığın, olay tarihinde katılan …’in arkadaşı olan …’ın e-mail ve buna bağlı oluşturduğu facebook hesabının şifrelerini kırarak, katılan … ile …’mış gibi görüşerek kendi adına kayıtlı cep telefonu hattını vererek cebe havale yolu ile 400 TL para göndermesini istediği, katılanın da görüştüğü kişinin arkadaşı olduğunu düşünerek parayı gönderdiği, bu suretle sanığın bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunun oluştuğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.” şeklindedir. 2. Elektronik Ticaret (Satın Alma) Dolandırıcılığı Elektronik ticaret; 6263 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’da “fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin, elektronik ortamda gerçekleştirilen çevrim içi iktisadi ve ticari her türlü faaliyet” olarak tanımlanmaktadır. Bu dolandırıcılık yönteminde fail, var olmayan bir ürünün satışını veyahut hizmetin ilanını yapmakta ve tüketicinin iradesini etkileyecek satış teknikleri kullanarak ürün veya hizmetin satın alınmasına yönlendirme yapmaktadır. Ürün veya hizmet satın aldığına ikna edilen tüketicinin ödeme yapmasına rağmen satıcı, bedel karşılığı ürün veya hizmet yerine alıcıyı aldatarak farklı ürün teslim etmekte veya ürünü hiç teslim etmemekte, hizmeti hiç gerçekleştirmemektedir. Konuyla ilgili, Yargıtay 15. Ceza Dairesi 09.11.2017 gün ve 2017/20812 E., 2017/22904 K. sayılı kararı “Sanığın, …..’ adlı internet sitesine verdiği bir ilan ile otomobil yedek parçası temin ettiğini bildirdiği, katılanın aracına silindir kapağı satın almak üzere ilandaki numarayı arayarak 900 TL karşılığında satış konusunda anlaşmaya vardıkları, katılanın 900 TL’yi sanık tarafından bildirilen … bankası hesabına gönderdiği, akabinde sanığın parçayı kargoya vereceğini söylediği, aradan geçen süreye rağmen parçanın gönderilmediği, sanığın cep telefonunu kapatarak katılanın kendisine ulaşmasını engellediği ve sanığın bu şekilde dolandırıcılık suçunu işlediğinin iddia edildiği olayda, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 158/1-f, maddesi gereği ‘bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık’ suçunu oluşturacağı gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde aynı kanunun 157/1 maddesi gereğince basit dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması bozmayı gerektirmiş,” şeklindedir.. 3. Sosyal Mühendislik Yöntemiyle Dolandırıcılık Sosyal mühendislik yöntemi ile fail, elde etmek istediği bilgileri doğrudan mağdurun kendisinden almaktadır. Normal şartlarda ve normal yollarla elde edemeyeceği bilgi veya menfaati sosyal mühendislik yöntemiyle mağdur üzerinde psikolojik yöntemler uygulayarak elde eden fail, mağdurun zaaflarından yararlanarak kendisiyle aldatıcı ilişkiler geliştirip mağduru etkisi altına aldıktan sonra haksız kazanç elde etmek için mağduru kendi aleyhine olacak şekilde tasarrufta bulunmaya yönlendirmektedir. Sosyal mühendislik yönteminde fail mağduru maddi kazanç elde edeceğine çeşitli yollarla inandırmaya çalışır. Kendilerini avukat, iş insanı, siyasetçi ve benzeri şekillerde tanıtan dolandırıcılar, mağduru belirli bir ücret alınması karşılığında daha fazla maddi kazanç elde edeceğine inandırmaya çalışmaktadır. Bir diğer yöntemde ise fail, mağdurla internet üzerinden duygusal/romantik ilişki kurmakta ve belirli gerekçeler ileri sürerek mağdurdan maddi isteklerde bulunup haksız kazanç elde etmektedir. 4. Man in the Middle Attack Yöntemi (MitM) ile Dolandırıcılık Man in the Middle Attack (Ortadaki Adam Saldırısı) bir siber saldırı türüdür. En yaygın MitM türleri Wi-Fi dinleme, E-posta hijacking, tarayıcı çerez hırsızlığı, IP sahtekarlığı vb. Bu dolandırıcılık yönteminde, verinin göndericisi ile alıcısı arasına yetkisiz olarak giren, “ortadaki adam” olarak tanımlanan üçüncü bir kişi bulunmaktadır. Bu kişi, iletişimi yapan taraflar arasındaki tüm mesajları okur ve takip eder. Yeterli bilgiyi toplayan ve trafiği yakalayan “ortadaki adam” mesajları kendi menfaati doğrultusunda değiştirerek veya silerek tarafları manipüle edip iletişimi kendi istediği şekilde yönlendirmektedir. Bir diğer saldırı yolu da internet kullanıcısının, fail tarafından bağlantılara müdahalede bulunmak suretiyle farklı/sahte bir adrese yönlendirilmesi şeklindedir. Bu dolandırıcılık yönteminin, genelde, ticaret yapan şirketlerin banka hesap detaylarının değiştirilmesiyle yapıldığı görülmektedir. Gerçek IBAN bilgileri üçüncü kişi olan “ortadaki adam” tarafından dolandırıcıların IBAN bilgileri ile değiştirilmekte ve bu yolla

Devamını Oku »

Boşanma Davası

Boşanma Davası Açmadan Önce Bilinmesi Gerekenler Boşanma davası, evliliği sona erdiren durumlardan birisidir. Boşanma kararı yalnızca hakim tarafından verilmektedir. Resmi nikahla evlenen kişiler, evliliği sonlandırmak amacıyla boşanma davası açmaktadır. Resmi nikahla evlenen çiftlerin 1 saat evli kalması halinde bile boşanma davası açarak boşanabilecektir. – Boşanma davasını açmadan önce hangi nedenle boşanmak istediğinin tespiti ve kanunda geçen boşanma nedenlerinden hangi sebebe girdiği bilinmelidir. Türk Medeni Kanunu’na göre boşanma nedenleri evlilik birliğinin temelden sarsılması, zina, terk, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, akıl hastalığıdır. Kişi, evlilik içerisinde yaşadığı sıkıntılara göre yanlış bir boşanma sebebine dayandığı vakit açmış olduğu davayı kaybedecektir. – Bunun yanında boşanma davası açmayı düşünen taraf ya da taraflar hangi tür boşanma ile boşanacağına karar vermelidir Evliliği en az bir yıl sürmüş olan ve boşanma ile birlikte diğer hususlarda anlaşanlar anlaşmalı boşanma ile boşanabilecektir. Ancak taraflardan birisi boşanmak istiyor, diğeri istemiyor ise ya da boşanmanın diğer unsurlarında anlaşamıyor ise çekişmeli boşanma davası yoluna başvurulacaktır. – Boşanma davası açılmasından sonra davacının dava dilekçesi ile birlikte mahkeme tarafından verilen tensip zaptı davalı tarafa gönderilecektir. Davalının eline ulaşan tebligat tarihi önemlidir, tebligat tarihinden itibaren dava dilekçesine cevap için yasal süre başlayacaktır. Dilekçeler aşaması, dava dilekçesi, cevap dilekçesi, cevaba cevap dilekçesi ve ikinci cevap dilekçesinden oluşmaktadır. Dilekçeler aşamasının tamamlanmasından sonra ön inceleme duruşması yapılacaktır. Anlaşmalı boşanma davasında ise anlaşmalı boşanma davası dilekçesi ile tarafların imzalamış olduğu anlaşmalı boşanma protokolünün sunumu yeterlidir. Anlaşmalı boşanma davasında dilekçeler aşaması bulunmamaktadır. – Her davada olduğu gibi boşanma davasında da deliller mühimdir. Boşanma davasında, delilleri olmayan bir davacının açmış olduğu boşanma davasının hakim tarafından reddedileceği bilinmelidir. Boşanma davası açılmadan önce davacı, delillerini iyi değerlendirmeli ve davasını ona göre açmalıdır. Sonuçta davayı açan kişi, karşı tarafın evliliğin sona ermesinde kusurlu olduğunu iddia ediyor ise bu durumu ispatlamakla yükümlüdür. Bir diğer konu da davacı, evlilik birliğinde karşı tarafın kusurlu davranışı nedeniyle zarara uğradığını iddia ediyor ise yine maddi ve manevi zararını da ispatlamakla yükümlüdür. – Boşanma davası açılmış ise davacı ya da davalı avukat tutmamış ise mutlaka duruşmalara katılmalıdır. Davacı, boşanma davası açmış ancak duruşmalara katılmaz ise davası takipsizlik nedeniyle düşecektir. Hakim, davacının duruşmaya gelmemesi nedeniyle dosyasında düşme kararı verecek ve müracaata bırakacaktır. Dava, davacının üç ay içerisinde dosya yenileninceye kadar işlemden kaldırılacaktır. Üç ay içerisinde yenilenmeyen dava açılmamış kabul edilecektir. – Davalı tarafın duruşmaya gelmemesi ve avukat ile temsil ettirmemesi halinde dava davalının yokluğunda devam eder. Davalı, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyecektir. – Eşinden şiddet gören davacı, dava açarken eşi aleyhine uzaklaştırma kararı talep edebilecektir. Eşinin kendisine saldırmasını, hakaret etmesini, eşine yaklaşmasını ve telefonla dahi ulaşmasını önlemek adına koruma kararı talep edebilir. Boşanma davası devam ederken geçici olarak koruma talebi dava dilekçesi ile birlikte talep edilebilir. Bu durum yalnızca kadınlar için geçerli bir koruma değildir, aynı zamanda da erkekler de eşi aleyhine koruma kararı verebilecektir. Boşanma Davasını İlk Kim Açmalıdır? Boşanacak olan çiftlerin en çok merak ettiği konulardan biridir. Eğer boşanma davasını ilk ben açarsam avantajlı mı olur muyum yoksa benim için dezavantaj mıdır? sorusuyla çok karşılaşılıyor. Ancak her şeyden önemlisi boşanma davasını açacak olan çiftlerin boşanmaya kesin karar verip vermediğidir. Boşanmaya kesin olarak karar veren ve boşanma sebeplerinden biri ya da birilerine sahipse karşı tarafın açmasını beklemeden dava açabilir. Boşanma davasını karşı taraf sizden önce açmışsa eğer sizin de karşı dava açma hakkınız vardır. Aslında boşanma davasını ilk kimin açacağı bir önem taşımamaktadır. Önemli olan boşanmaya kesin karar vermeniz, kararınız kesinse hangi sebeplere dayanarak açacağınızdır. Boşanma Davasını Açan Kişi Daha Mı Avantajlıdır? Boşanma sürecine giren tarafların en çok merak ettiği sorulardan birisi boşanma davasını ilk açan kişi daha mı avantajlıdır? sorusudur. Ancak boşanma davasında önemli olan kusura dayalı olarak tazminat talebinde bulunuyorsa eş, kusuru kanıtlamalıdır. Taraflardan ilki açmış olduğu davada kusur oranını kanıtlayamadığı vakit bir sonuç elde edemeyecektir. Taraflar birbirlerine atfetmiş olduğu kusuru ispatlamakla mükelleftir. Görüldüğü üzere önemli olan dava süreci ve sonucu olup davanın ilk kimin açtığı önem teşkil etmemektedir. Boşanma Davası Hangi Mahkemede Açılır? (Görevli Mahkeme) Boşanma davalarında görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesi boşanma davasının tüm hukuki sonuçlarını karar vermeye yetkilidir. Ancak bazı ilçelerimizde aile mahkemeleri bulunmamaktadır. Bu nedenle aile mahkemesi olmayan ilçelerde aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemeleri görevlidir. Aile Mahkemelerinin Özellikleri Aile mahkemeleri özel mahkeme statüsündedir. Bu nedenle aile mahkemelerinde hakim ve uzmanlar adına özel olarak nitelik belirlenmektedir. Öncelikle Aile Mahkemesindeki hakimlerin belli başlı özelliklere sahip olması gerekmektedir. Aile hakimleri için evli, çocuk sahibi ve belli yaşta kıdeme sahip olanlar arasından tercih edilmektedir. 4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 3. Maddesinde de belirtmiş olduğu üzere; _“Aile mahkemelerine, atanacakları bölgeye veya bir alt bölgeye hak kazanmış, adli yargıda görevli, evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve tercihen aile hukuku alanında lisansüstü eğitim yapmış hakimler arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca atama yapılır”._ Aile mahkemeleri tarafından istenilen sosyal inceleme raporlarının hazırlaması için uzmanlar görevlendirilmiştir. Aile mahkemeleri bünyesindeki uzmanlar için ilgili kanunun 5. maddesinde aranılan kriterler belirlenmiştir. Hakimler için belirtilen nitelik olan evli, çocuklu ve otuz yaşını doldurma kriteri uzmanlar için de geçerlidir. Ayrıca aile sorunları alanında lisansüstü eğitim yapmış olanlar arasından psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacılar arasından atanmaktadır. Boşanma Davası Nerede Açılır? (Yetkili Mahkeme) Boşanma davalarında yer yönünden yetkili mahkeme eşlerin dava açılma tarihinden önce son altı ay beraber ikamet ettikleri aile konutunun bulunduğu yer ya da eşlerden birinin ayrı olarak ikamet ettikleri yerde açabilirler. Türk Medeni Kanunu’nun 168. Maddesinde de belirtmiş olduğu üzere; “Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.” Görüldüğü üzere ikametgahınızın bulunduğu yerde bulunan aile mahkemesinde boşanma davası açılabilmektedir. Boşanma davalarında yetkili mahkeme kesin yetkili değildir. Bu nedenle evi terk eden eş terk sonrası yerleşmiş olduğu şehirden de boşanma davası açabilmektedir. Yabancı uyruklu biriyle evlenenlerin açmış olduğu boşanma davası kendi ülkesinde kabul edilmiş ise Türkiye’de tanıma ve tenfiz davası açılabilecektir. Örnek vermek gerekirse evliliklerinin son altı ayında çiftlerin beraber ikamet ettikleri yer Kocaeli / Gebze olduğunda boşanma davası Gebze Aile Mahkemesinde veya eşlerden biri ikametini taşıdığı yerde açabilir. Boşanma Davası Ne Kadar Sürer? Hukuk sisteminde yalnızca boşanma davaları için değil her türlü dava için kesin bir süre elbette öngörülemez.

Devamını Oku »

Zilyetliğin Korunması

Zilyetliğin korunması, zilyetlik davaları ile sağlanmaktadır. Ancak her zilyetlik Davas aynı konu ile başlamaz ve nihayetinde zilyetlik davalarının sonuçları da aynı neticeleri doğurmaz. Peki, kaç farklı zilyetliğin korunması adına dava açılabilir, bir bakalım. Bu hususta üç farklı başlık sayabiliriz ki bunlar; Zilyetliğin iadesi Davası, Taşınmazlarda idari başvuru, Kuvvet kullanma yolu ile zilyetliğin korunması, şeklindedir. Zilyetliğin İadesi Davası Nedir, İçeriğinde Neler Vardır? Zilyetliğin iadesi davasında; içerik olarak korunan yalnızca zilyetlik kavramıdır. Yani bir zilyedin nasıl zilyet olduğu, mülkiyet sahibi olup olmadığı gibi durumların asla zilyetliğin iadesi davasında hükmü söz konusu değildir. Bunların en genel hali hukuki olarak; üstün hak iddiasında bulunamamadır. Yani şöyle ki; bir hırsız dahi zilyet olsa ve bu zilyetliğini kaybetmesinden ötürü olarak mahkemeye başvursa; ilgili zilyetliğin sağlayıcısı eşyanın sahibi gelip de bu asıl zilyedin, iddiasında bulunamaz. Eğer bulunur ise de hakim bu iddiasını ciddiye almaz. Ciddiye alınması hususunda ısrar edilir ise; hakim bu davayı düşürür ve o halde zilyetliğin iadesi davası söz konusu olmaz. Ancak zilyetliğin iadesi davasında hukuki kural; zilyetliği elinde bulundurmadır. Yani mutlaka ilgili kimse hükmen zilyet olduğunu belirtmek zorundadır. Dikkat edin; malik değil, zilyet diyoruz ısrar ile. Zilyetliğin iadesi davasında bir zaman aşımı süresi de ön görülmektedir. O halde ilgili zilyet; öğrenmiş olduğu tarihten itibaren iki ay; ilgili olayın olduğu tarihten itibaren başlayarak genel zaman aşımı olarak da 1 yıl süreye sahiptir. Daha sonra ise; zilyetliğin iadesi davasının açılabilmesi söz konusu olmaz. Zilyetliğin iadesi davasının mutlaka; sulh hukuk mahkemesinde açılması gerekir. Örnek Olay Bir otomobil sahibi olan kimsenin aracı çalınmış olsun. Eğer bu aracın kimin tarafında çalındığı bilinmiyor ise; o halde zilyetliğin iadesi davasının açılabilmesi zaten söz konusu olmaz. Ancak ilgili otomobil sahibi; otomobilini kimin çaldığını biliyor ise; o halde sulh hukuk mahkemesine konu ile alakalı olarak başvuruda bulunmalıdır. Bu başvuru esnasında mutlaka aracın kim tarafından çalındığının beyan edilmesi gerekir. Olayın olduğu tarihten itibaren iki ay; genel olarak da 1 yıl içerisinde sulh hukuk mahkemesine başvuruda bulunmuş ve hırsız olan kimseyi bilen zilyedin davası açılmış olur. Ve nihayetinde; zilyet olduğunu kişinin belirtmesi yeterli görülür. İlgili aracın sahibi olan kimse aslında bu aracı gasp yolu ile almış dahi olsa; mahkeme bu konu ile ilgilenmeyecek olup; eğer mümkün ise ilgili aracı yine zilyetliğin iadesi olarak aynı kimseye verecektir.  

Devamını Oku »

Miras Hukukunda Tenkis Davası Nedir?

Muris yani miras bırakan kimsenin ölüme bağlı tasarruflar ile mirasçı ataması ve mirasının tamamını ya da yasal mirasçılarının haklarına da değen kısımlarını bir başkasına bırakması halinde hukuken bir mesele oluşur ki buna tenkis davası ancak çözüm olabilir. Tenkis davasına tüm hukuk mahkemeleri bakmaz. Ancak bir tenkis davası açılacak ise o halde ilgili mahkeme; asliye hukuk mahkemesidir, denir. Ve buna ek olarak tenkis davasının açılması için hukuken bir zaman aşımı süresi ön görülmüştür. Bu süre de; durumun öğrenildiği tarihten başlayarak bir yılı kapsar. Ancak tenkis davası ek olarak yasal mirasçıların maddi haklarını korumaya elverişli bir dava olduğu için mutlaka bu davanın açılması adına genel bir sürede ön görülmüştür ki, bu süre mirasın paylara bölümü ve terekenin ilgili kimselerin ellerine geçmesi ile başlayan 10 yıllık süreyi kapsar. Tenkis Davasını Kimler Açabilir? Tenkis davası murise karşı açılmaz. Murisin ilgili atamış olduğu mirasçısına karşı açılır ki bu durumda davacı olabilmek için de hukuken sizler için tanınmış olan statülerden birine sahip olmanız beklenir. Bu durumda üç farklı tereke davacısı söz konusu olabilir, diyelim ve sıralamamızı yapalım. Saklı paylı mirasçıların ilgili mirasçıya karşı tenkis davası açma hakları vardır. Bu saklı paylı mirasçı meselesini daha önceki makalelerimizde ele almıştık; mutlaka göz atmanızı öneriyoruz. Ancak ek olarak tekrar belirtelim ki saklı paylı mirasçılar; anne- baba, eş ve murisin alt soyunun tamamıdır. Saklı paya sahip olarak ikinci bölümde sayabileceğimiz kimseler; murisin alacaklılarıdır. Yani; murisin alacaklıları söz konusu alacaklarını terekede haklına yeterli kadar miras varken dahi alamıyorlar ise; o halde saklı paylı sayılırlar ve ilgili kimselere karşı tenkis davasını açabilirler. Son olarak ise; iflas dairesi ilgili mirası elde etmiş olan kimselere karşı tenkis davasını açma yetkisine sahip olur. Bu saymış olduğumuz üç grup kişiler tenkis davasını ancak ilgili mirası almış olan kişiye karşı açabilirler. Diyelim ki bu kimse mirastan kendisine bırakılan saklı payları zedelemiş olan mirası aldıktan sonra ölmüş olsun ve ilgili miras bu kişinin alt soyuna ve eşine kalsın. O halde; yine ilgili tenkis davasını açabilir olan kimseler alt soylara ve eşe karşıda haklarını savunabileceklerdir.  

Devamını Oku »

Ölüme Bağlı Tasarruflar Nelerdir?

İlgili bir kimsenin yapmış olduğu sözleşme eğer sözleşmeyi yapan kimsenin ölümü ile birlikte geçerlilik kazanıyor ise; o halde bir ölüme bağlı tasarruftan söz ediliyor demektir. Örneğin; satım sözleşmesinde siz para verirsiniz mağaza çalışanı da size verdiğiniz fiyatı karşısındaki isteğinizi verir ve işleminiz sonlanmış olur. Ancak bir miras sözleşmesinde ilgili muris vasiyetname düzenleyerek sizin mirasçı atadı ise; vasiyetname biter bitmez size verilen miras payına sahip olmazsınız. İşte burada bir ölüme bağlı tasarruftan söz edilir. Çünkü; ilgili sözleşmenin geçerli olmaya başlaması için mutlaka vasiyetnameyi düzenleyen kişinin ölmesi, vefat etmesi beklenir. Ölüme bağlı tasarruflar medeni hukuk dünyasında iki farklı başlık altında toplanmaktadır. Bunlar sırası ile; Miras sözleşmesi, Vasiyetname, şeklindedir. Miras Sözleşmesi Nedir, Sonuçları Nelerdir? İlgili murisin ölmeden evvel başkaları ile yapmış olduğu sözleşmeye miras sözleşmesi adı verilir. Ancak miras sözleşmesi murisin tek başına yapabileceği bir işlem değildir. Ancak iki tarafın anlaşması ile yapılabilir olup; geçerlilik kazanması için ilgili muris sayılan kimsenin vefatı beklenir. Miras sözleşmesinin yapılması lakayt bir iş değildir. Yani iki kişi karşılıklı oturarak hadi miras sözleşmesi yapalım, diyemez. Medeni hukukta çok az sayıda şekilde şartı aranan işlemler vardır ki bu işlemlerden biri de miras sözleşmesidir. Yani; mutlaka miras sözleşmesi yapacak olan iki kişinin bu işlemi noter huzurunda resmi bir şekilde yapıyor olması gerekir. Aksi halde yapılan miras sözleşmelerinin tamamı hukuk dünyasında var olan yatırım türlerinden yokluk ile anılırlar. Bu tarz işlemler yok hükmünde olur. Aynı şekilde miras sözleşmesinin yapılabilmesi için mutlaka her iki tarafından ehliyet bakımından tam ehliyete sahip olmaları beklenir. Yani; Ayırt etme gücüne sahip, Ergin, Kısıtlı olmayan, kimselerin ancak karşılıklı anlaşma ile noter huzurunda resmi şekilde yapmış oldukları miras sözleşmeleri hukuken uygun sayılır ve murisin ölümü ile gerekli sonuçlarını doğurur. Aynı şekilde miras sözleşmesinde tam ehliyetli olması beklene iki tane de şahit yani tanık gereklidir. Bu tanıklar; ilgili sözleşme taraflarının ve noterdeki resmi miras sözleşmesi aşamalarının tamamının olması gerektiği usullerde ve her iki tarafından hakikaten beyan etmiş oldukları şekilde işlemlerin sonlandırılmış olduğuna şahitlik etmeleri beklenir.  

Devamını Oku »